KıbrısManşet

“Dünya yeni dünya, biz eski biz!”

Ediz Tuncel köşe yazısında şu kelimelere yer verdi;

Dünya yeni dünya, biz eski biz!
Dünyadaki saflar ve hatlar 2. Dünya Savaşı’ndan beri hiç bu kadar belirgin bir şekilde ayrılmamıştı.
Çin ile batı, özellikle ABD arasındaki gerilim pandemiden sonra bir sessizliğe büründü, her nedense.
Nedenlerini tahmin edebiliyorum ama sebep-sonuç ilişkilerini belirleyecek net olguları görüp, mozaiğin parçalarını birleştirmeden iddia ortaya koymak istemiyorum.
Ancak Rusya ile Avrupa ve ABD arasındaki gerilim, daha doğrusu NATO ile Rusya arasındaki gerilim diyelim, ABD’nin Ukrayna üzerinden yaptığı kışkırtmalarla istediği boyuta geldi, Rusya ile Ukrayna savaşa sokuldu, bu savaş sayesinde silah tüccarları köşeyi döndü, Rusya ile AB arasındaki enerji bağımlılığı süreci ciddi şekilde darbelendi, Avrupa şimdi ucuz Rus doğalgazı ve petrolünü değil, daha pahalı ama ABD kontrolündeki enerji kaynaklarından sağlanan doğalgaz ve petrolü kullanıyor.
Taktik bildik taktik; silah satmak istiyorsan savaş ortamı yarat; ilaç satmak istiyorsan hastalık ortamı yarat; politik rant istiyorsan gerilim yarat; enerji kaynaklarını sömürmek istiyorsan bulundukları coğrafyada kaos yarat; kılını bile kıpırdatmadan enayilerin ensesinden tonla para kazanmak istiyorsan din sömürüsü, din tüccarlığı yap; bunların hepsini birden elde etmek istiyorsan hepsini birden aynı anda piyasaya sür…
ABD’nin ve İngiltere, Fransa gibi birkaç müttefikinin en iyi becerdiği şey yukardaki taktikleri kısmen veya bir bütün olarak uygulamaktır.
Örneğin Fransa’nın Humeyni’ye desteği olmasaydı İran’da bugün Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İslami terör örgütlerini destekleyen, din sömürüsünün tavan yaptığı, kız çocuklarını saçının teli göründü diye döve döve katleden ucube, mollaların şahsına münhasır bir şeriat rejimi olmazdı, dolayısıyla da bu tehdit orada var diye ABD ve NATO güçleri Ortadoğu bölgesine doluşmazdı.
Kısacası, kavga edeceğin şeytanı önce yarat, sonra da şeytanı etkisiz hale getirmek için onunla istediğin şartlarda savaş, ama asla şeytanı tamamen yok etme, yoksa başka şeytan yaratmak zorunda kalırsın, en iyisi var olan şeytanı istediğin gibi tepe tepe kullan…
Aynı şey Afganistan için de geçerli; ABD müttefikleriyle birlikte önce Rusya’nın denize ulaşma çabalarını engellemek için zırcehalette sınır tanımayan, ucube mahlukatlardan oluşan ve adına Taliban denen çapulcular çetesini yaratıp, her türlü destekledi, sonra da kendi askeri varlığını o bölgeye sokmak için 9/11 saldırılarından (ki bu işi kendisinin organize ettiği ayan beyan ortadadır) Talibanı sorumlu tuttu, terör örgütü ilan etti, ABD askerini Afganistan’a sokarak Talibanı bir haftada silip süpürdü, dağlara sürdü, ama tamamen yok etmedi, ilerde kullanmak için rezerve etti, sonra da işine geldiği üzere Afganistan’ı yeniden Taliban’a teslim etti.
Kimseler pek dikkat etmedi, ama her ne hikmetse, Rusya-Ukrayna krizi tam da ABD’nin Afganistan’dan çekilme kararı almasının ardından patlak verdi.
ABD, Afganistan’dan çekilirken Taliban’dan bir söz alıp öyle çekildi, ABD’nin Rusya’ya karşı Afganistan’da kurguladığı tampon görevini artık Taliban yerine getirecekti, yani eski taktik uygulamaya sokulacaktı, öyle de oldu, ama dahası da vardı, en az birkaç milyon silahlı Afgan, ki konuyu inceleyen yabancı kaynaklara göre bunların hemen hepsi sakalını cihat uğruna kesmiş Taliban üyesidir, İran üzerinden transit olarak geçirilip, özellikle Türkiye’ye sokuldu, başka da hiçbir ülkeye sokulmadı.
Sonra da Taliban rejiminin temsilcileri Türkiye’ye gelip Diyarbakır’da “Alimler Buluşması’nda” şeriat çığırtkanlığı yaptı.
Afganistan’ın olabildiğince demokratik ve laik, ama Rusya ile arasını iyi tutmak isteyen iktidarı ise kaderine terk edildi, Taliban’ın insafına bırakıldı ve binlerce, belki de onbinlerce eski rejim askeri, siyasetçisi ve memuru Taliban tarafından acımasızca katledildi.
Afganistan’daki kaosta yeniden başa dönüldü ama esas golü yiyen Türkiye oldu, alay alay Afganlı İran tarafından organize edilen transit geçişlerle Türkiye’ye sokuldu, üstelik de hangi akla hizmet olduğu biline biline…
ABD destekli Ukrayna ile Rusya arasında savaş sürerken ve dünyanın gözü kulağı, sadece Avrupa’nın değil, tüm dünyanın siyasi ve ekonomik dengelerini değiştiren bu savaştayken, birdenbire uzun süredir sesi soluğu çıkmayan İsrail-Filistin sorunu yeniden patlak verdi, Filistin’i nerdeyse yirmi yıldır diktatoryası altında tutan Hamas’ın çapulcuları birdenbire Gazze sınırındaki İsrail köylerini basıp, çocuk çoluk demeden korkunç bir katliam yaptı.
Arkalarında tahmin ettiğiniz gibi, İran’ın desteği vardı ve İran bu desteği açıklamaktan çekinmedi, saldırın da korkmayın dedi ve demeye de devam etti, aklınca İsrail’i de vurmakla tehdit etti, ama ABD en güçlü ve nükler savaş potansiyeline sahip savaş gemilerini bölgeye getirince kuyruğunu kıstırıp, köşesine çekildi, Hamas’ı yalnız bıraktı, İsrail’in Gazze’yi ezmesini seyretti…
İsrail de intikam için acımasız bir saldırı başlattı ve Hamaslıların ailelerinin bulunduğu binaları tahrip gücü çok yüksek bombalarla vurdu ve neticesinde Gazze bölgesinde olup bitenden habersiz olan, çoğunluğu kadın ve çocuk, birçok masum sivil, yağmur gibi yağan bombalar altında can verdi ve vermeye devam ediyor.
Hamas’ın ayağında parmak arası terlikle, elinde kaleşnikofla, rpg ile İsrail’in özel kuvvetlerine karşı çarpışmaya çalışıp da biçilen sonra da toprak altındaki deliklerine kaçan çapulcularına gelince, güvendikleri dağlara karlar yağdı, rüzgar ekeyim derken fırtınalarda biçilmeye başladılar, ama bu fırtına sadece kendilerini değil, masum Filistinlileri de biçmeye başladı.
Dünyanın geneli İsrail’in Filistin’i ezip geçmesini yadırgamadı, ettiklerini buluyorlar, hak da ediyorlar, hatta ve beter olsunlar dedi.
Bu arada, tüm Arap ülkeleri kapılarını Filistin’e kapadı, bölgedeki hiçbir Arap ülkesi Filistinlilere ve Hamas’a destek çıkmadı, hatta elinizle ettiniz, belanızı buldunuz, bize bulaşmayın, ne haliniz varsa görün dediler.
Bir tek Türkiye’de AKP iktidarı ise kraldan çok kralcı kesildi, İsrail’e karşı esip kükredi, sonra balon söndü, ne hikmetse bugün gıkları bile çıkmıyor, belli ki birilerini “höt, kesin sesinizi bakayım, yoksa biz keseriz!” dedi, ve kestiler…
Filistin’deki kaos sürerken birdenbire AKP iktidarı Mısır’la, daha doğrusu, daha önceleri katil, firavun, darbeci vs dedikleri Sisi ile ilişkilerini düzeltmeye karar verdi, ne hikmetse, (ki o hikmete birazdan geleceğiz), ve AKP iktidarı tuttu yolu, Mısır’a resmi ziyarete gitti, dün darbeci katil dedikleri adamı bugün kardeş ilan ettiler.
Neden?
Nedeni çok basit aslında, ama o nedene girmeden önce biraz da Mısır’a ve Sisi’ye değinelim.
Kökeni ta Nazi dönemine dayanan, sıcak ve soğuk savaş döneminde Ortadoğu ve Kuzey Afrika güç kavgasında Naziler, İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar tarafından tepe tepe kullanılan, sayısız siyasi cinayete imza atan radikal İslamcı katiller çetesi Müslüman Kardeşler 2011’de Mısır’da ucu ucuna bir seçimle iktidarı ele geçirir ve binlerce yıllık bir medeniyete sahip olan Mısır’ı baştan aşağı zırcehalete mahkum edecek şekilde, kendi kafalarına göre bir şeriat düzenine sokmaya çalışırlar.
Bu arada, 1981’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın da öldürülmesinden sorumlu olan ve kendilerine Müslüman Kardeşler diyen bu çete, siyasileştikten sonra silah bıraktığını açıklar ama İslami Cemaat (İslami Cihad olarak da bilinirler) adı altında silahlı bir kolu devreye girer ve silahlı terör eylemleri görevini üstlenir, özellikle laik ve muhalif Mısırlılar ile ülkeye gelen batılı turistlere yönelik katliamlara başlarlar.
Yedikleri irili ufaklı haltlardan, yaptıkları katliamlardan birkaç örnek verirsek; bu katiller çetesi 1996’da 18 Yunanlı turisti ve 1997’de çoğunluğu Japon olan 78 turisti çocuk çoluk demeden katlederler, bununla da yetinmezler, ülkeye gelen batılı turistlere karşı terör faaliyetlerine devam ederler, yine 1997’de Kahire’de 9 Alman turisti, 2004’de Şarm-el Şeyh’e yakın Taba’da 34 turist, 2005’de Şarm-el Şeyh’de 68 turist yine 2005’de Şarm-el Şeyh yakınlarında 88 turist , 2006’da Dahab’da 22 turist katlederler, en son 2008’de 19 turisti kaçırırlar, ve neticede 1996 ile 2011 arasında irili ufaklı terör saldırılarını devam ettirirler, ülkenin ekonomisine, turizmine ve huzuruna korkunç bir darbe vururlar.
Sözde siyasi kanat Müslüman Kardeşler (siyasi partilerinin adı Özgürlük ve Adalet Partisi) ile bunları silahlı kolu İslami Cihad arasındaki ilişkiye benzer ilişkiler Ortadoğu’da da bol bol kuruldu ve emperyalistlerin amaçlarına hizmet ettiler, hala da ediyorlar; HDP-PKK ilişkisi, FKÖ-Hamas ilişkisi gibi…
Müslüman Kardeşler tayfası bir siyasi parti kurarak Özgürlük ve Adalet Partisi adı altında seçimlere girerler, kılpayı parlamentoda çoğunluğu ele geçirmelerinin üstüne yıllarca Amerikan üniversitelerinde eğitim gören Muhammed Mursi’yi aday göstererek cumhurbaşkanlığı seçimini de kılpayı alırlar ve Mısır’da mutlak iktidar olmak için kolları sıvarlar, laik cumhuriyet düzeninden şeriatçı rejime geçmek için hızla ülkeyi değişime sürüklemeye çalışırlar.
Çağdaş ve laik zihniyete sahip, cumhuriyet rejimine sıkı sıkıya bağlı olan Mısırlılarla ülkeye bir an önce şeriat rejimini getirmek isteyen ve bunu demokratik yollarla değil de şiddete başvurarak bir an önce gerçekleştirmek isteyen Müslüman Kardeşler taraftarları arasında ülke çapında çatışmalar başlar ve ülke adım adım tam bir yıkıma ve iç savaşa sürüklenir.
Parlamento’daki çoğunluğu elinde tutan Müslüman Kardeşler bu çatışmaları durdurmak için hiçbir girişimde bulunmaz, aksine biz çoğunluğuz, bizim istediğimiz olacak diyerek, daha da körükler, ülke maddi ve manevi olarak tam bir kaosa sürüklenir, çöküşün eşiğine gelir, neticede Mısır ordusu gecikmeli olarak devreye girer ve Müslüman Kardeşler tayfası birtakım şiddet olaylarından sonra alaşağı edilir.
Müslüman Kardeşler tayfasının iktidardan atılmasıyla birlikte Mısır’daki terör olayları durulur, ülke yeniden turizm ve diğer yönlerden istikrarlı bir yükselişe doğru geçer.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki bütün Müslüman ülkeler Müslüman Kardeşler örgütünü ya terör örgütü olarak ilan eder, ya da yasaklı örgüt statüsüne alır ve üyelerinin ülkeye girişine izin vermez, Türkiye’de AKP iktidarı hariç!
Yıllar yılıdırı PKK belasıyla uğraşan, yetmemiş ki Amerika tarafından peydahlandırılıp, Suriye ve Ortadoğu’ya salınan IŞİD gibi çapulcuların da durak ve uğrak yeri olan, FETÖ ile beladan belaya koşan Türkiye’de sanki terörist eksikliği varmış gibi, bir de Müslüman Kardeşler tayfası kapağı Türkiye’ye atar ve AKP iktidarı tarafından korumaya alınırlar, tıpkı laiklik ve cumhuriyet düşmanı olup da din tüccarlığından beslenen diğer tarikat ve cemaatler gibi…
Mısır ile topraklarında radikal İslami terör örgütlerinin yaşamasına, yerleşmesine izin vermeyen diğer Müslüman bölge ülkelerinin ilişkileri normalleşirken, sanki Türkiye’nin yeni bir gerginliğe çok ihtiyacı varmış gibi, Türkiye’nin Müslüman Kardeşlere sahip çıkmasıyla Türkiye-Mısır ilişkileri sert bir şekilde gerilir ve bu gerilme günümüze kadar gelir.
Ancak İsrail-Filistin savaşının başlamasıyla birlikte dengeler aniden değişir ve bir düğmeye basılır, savaş sonrası olasılıklar hesaplanır ve Türkiye-Mısır arasındaki ilişkiler aniden normale döner, daha düne kadar Mısır iktidarına söylemediğini bırakmayan AKP iktidarı, tutar yolu Mısır’a gider, Türkiye’yi mesken tutmuş ve vatandaşlık verilmiş Müslüman Kardeşler üyelerinin de vatandaşlıkları iptal edilir.
Peki bu U dönüşünün sebebi nedir?
Geleceğiz, sırayla gidelim, olaylar ve sebepleri arasındaki bağlantıları doğru kuralım.
1963’den beri çözümsüz duran Kıbrıs sorunu süreci de son aylarda aniden hareketlenir ve iki taraf arasında arabuluculuk görevi yapacak bir şahıs, (Kıbrıs sorunu habure arabulucu eskittiğinden artık arabulucuların adı hiç önemli değil) BM Genel Sekreteri tarafından özel temsilci olarak atanır ve çözüm için Kıbrıs sorununa taraf olanlar arasında mekik diplomasisine başlar!
Rusya-Ukrayna savaşı ile Avrupa enerji siyasetinin değişmesi, İsrail-Filistin çatışması ile birlikte Türkiye-Mısır siyasetinin bir anda U dönüşü yapması ve AKP’nin İsrail karşıtı söylemlerinin ve ülke içindeki eylemlerin bir anda durması, Kıbrıs’a da apar topar bir özel temsilci atanması hep aynı nokta ile alakalıdır; Mısır-İsrail-Kıbrıs üçgeni arasındaki devasa zenginlikteki, trilyonlarca dolarlık doğal gaz kaynaklarının bir an önce Avrupa’ya ulaştırılıp, gelir elde edilmeye başlanması…
İşte şimdi meselenin özüne geldik!
İşin içine para ve çıkar girince, gördüğünüz gibi işler değişiyor…
Hamas’ın çapulcuları bir savaşı başlatırken İsrail’e istediğinden daha büyük bir koz verdiler; Gazze şeridini ele geçirme, böylece çıkacak olan doğal gazdan Filistinlilere de paylarına düşeni vermeme, ayrıca Hamas ve FKÖ artıklarının terör tehdidinden de kurtulma fırsatını verdiler…
Günümüzde para kazanmanın en kolay ve ucuz yolu din sömürüsüdür, bir diğer deyişle, cahili sömürmektir, ancak cehaletin de kaynakları tükenince, iş başa düşer ve yine insanlığın gündelik ihtiyacı olan doğal malzemelere, hammaddelere başvurulur, hammadde kaynaklarında kontrolü ve üstünlüğü ele geçirmek için de irili ufaklı savaşlar çıkarılır, savaşla aradan “gereksizler” de hızla ve acımasızca çıkarılır, tıpkı Filistinliler gibi…
Müslüman Kardeşlere şutu çeken ve kapılarını kapatan komşu Müslüman ülkeler aynı şeyi Filistinlilere de yaptılar ve İsrail saldırılarından perişan olarak kaçmaya çalışan Filistinlilere de kapıları tamamen kapattılar, hiçbir şekilde aralarına belayı almadılar, almaya da niyetleri yok, niye alsınlar ki? Din kardeşi oldukları için mi? Bu coğrafyada birbirlerine en büyük darbeyi din kardeşleri vuruyor, bunu da en iyi bilen bu din kardeşleri olduğu için işlerine gelmediğinde diğer din kardeşlerine kapıyı anında kapatıyorlar…
Bir taraftan Afganlıları Türkiye sınırlarına taşıyan, diğer taraftan Azeri-Ermeni çatışmasında çaktırmadan Ermenilere yardım eden, öte taraftan Türkiye içinde yerleşmeye ve kökleşmeye çalışan radikal İslamcı hareketleri ve terörü destekleyen, Hamas çapulcularını da İsrail’e karşı kışkırtan ve durduk yerde Filistinlilerin başına büyük bir bela açılmasına ön ayak olan İran da Filistinlileri bir başına bıraktı, düşenin dostu olmaz misali…
İşte size din kardeşliği! Biri, kendi çıkarları için öteki din kardeşini çatır çatır harcıyor ama suçlu hep başkaları oluyor, harcayan ve harcatan din kardeşi sadece Tanrı’nın arkasına sığınıp, palavra sallıyor, rakiplerini kafir ilan ediyor…
Şimdi mevcut durumdan çıkaracağımız olası sonuçlara gelelim;
1. İran’da din sömürüsünden beslenen ve ülkenin tüm kaynaklarını maddi ve manevi olarak sömüren molla rejimi, sırf kendi varlığını sürdürebilsin ve sıra kendilerine gelmesin diye doğu Akdeniz coğrafyasında her türlü radikal İslami terörü desteklemeye devam edecek, sürekli bir yerlerde bela çıkaracak, bundan da en fazla zararı Türkiye görmeye devam edecek…
2. Doğu Akdeniz’de esas entrika Türkiye üzerinden dönüyor, tüm entrikaların merkezinde Türkiye ve Türkiye’nin milli kimliğinin bozulması, yok edilmesi, milli bilincin ortadan kaldırılması, olabildiğince sömürülmeye, bölünmeye, parçalanmaya, bir milli güç değil de bölünmüş etnik kimliklere dayalı bir ülke yaratılması var…Kısacası, Wilson Prensipleri halen devrede… Türkiye, eğer hemen tedbir almazsa, birkaç sene içinde, başta Suriyeliler olmak üzere, yıllar yılıdır sürekli bir şekilde içine doldurulan on milyonlarca ne idüğü belirsiz, vasıfsız, başıbozuk mülteci sürüleri yüzünden hem milli kimliğini kaybedecek, hem de bunları sürekli beslemek zorunda olduğu için zaten dibe vurmuş ekonomik kaynaklarını iyice tüketecek ve durdurulması imkansız bir ekonomik çöküş sürecine girecek, ki o çöküş çoktan başlamış durumda…
3. Kıbrıs-İsrail-Mısır üçgenindeki trilyonlarca dolarlık doğalgaz kaynaklarını bir an önce Avrupa’ya taşımak ve nakit paraya çevirmek için önce Kıbrıs sorunu çözülecek, büyük bir olasılıkla da gaz kaynakları Kıbrıs-Türkiye arasında kurulacak ve Türkiye’deki mevcut enerji hatlarına eklenecek bir nakil yoluyla Avrupa’ya taşınacak, bunun en ucuz yolu Türkiye üzerinden gidilmesi ve bu bağlamda sorun çıkarmayacak bir Türkiye’ye ihtiyaçları var…Hatta, bu yolla, Ortadoğu’daki diğer enerji kaynakları da İsrail’e taşınıp, oradan da Kıbrıs’a, Kıbrıs’tan da Türkiye’ye ve oradan da Avrupa’ya nakledilebilecek…Enerji siyasetinin merkezinde de yine Türkiye var ve önümüzdeki birkaç yılda Türkiye’nin rolü ve önemi ön plana çıkacak, ama Türkiye’nin uluslar arası arenada giderek zayıflayan pozisyonundan dolayı bu rol ve önemin diğer aktörlerin istediği gibi şekillenmesi tehlikesi mevcut, dahası, bu tehlike, AKP iktidarı aklını başına toplamadığı ve ülke kaynaklarını akıl yoluyla yönetmediği sürece, bir mecburiyete dönüşecek ve nihayetinde AKP iktidarı yoluyla Türkiye tavla teslim alınacak.
4. AKP, izlediği akıl mantık dışı politikalarla Türkiye’nin maddi ve manevi tüm değerlerini yerle bir etmesine rağmen, eğer iktidarda kalmak istiyorsa, ya büyük ağabeyleri Amerika tarafından kendisine biçilen rolü efendi efendi oynamaya devam edecek, etmek zorunda kalacak, ya da derhal ülke içinde iç barışı sağlamaya başlayacak, ülkeye doluşan ve ülkenin kanını emen kaçak nüfusu derhal kapı dışarı edecek, tüketici toplum modelinden çıkıp üretici toplum modeline geçecek, cumhuriyeti cumhuriyet yapan değerlere mecburen yeniden sahip çıkacak…
5. Rusya, AKP’den kopardığı tavizlerle, Mersin bölgesindeki Akkuyu nükler santralini yapadursun, bununla yetinmiyor, Suriye’de var olan askeri varlığını bölgeye yaymak için de altyapı çalışmalarını hızlandırıyor. Bu durum da Amerika ve NATO tarafından hoş karşılanmayıp, Türkiye için çok ciddi riskler içeriyor. ABD ve NATO Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak Rusya’nın çıkarlarına hizmet etmesini kesinlikle kabullenmiyor ve bunun için de Türkiye’ye her türlü bedel ödetmeye hazırlar. Eğer Rus askeri Türkiye topraklarına ayak basarsa, bunun çok acı ve amansız bir bedeli olacak.
6. Rusya’dan S-400leri alıp, misilleme olarak F-35 programından atılmasından sonra, Türkiye’nin ABD’den istediği ve yılan hikayesine dönen yeni nesil F-16lar ve mevcut F-16ları modernizasyon kitlerinin maliyeti bekleneni kat be kat aşmış durumda…Yunanistan 40 adet F-35’e 8,6 milyar ödeyecek, ama Türkiye yeni alacağı 40 F-16’ya ve 79 adet modernizasyon kitine 23 milyar dolar ödeyecek, buna rağmen elindeki hava savunma ve saldırı sistemlerinin gücü Yunanistan’ın altına düşmüş olacak, Yunanistan’a karşı hava üstünlüğünü de bariz şekilde kaybetmiş olacak. Halbuki bu paraya 100 adet F-35 alınabilirdi veya milli muharip savaş uçağı geliştirilebilirdi, veya modernizasyon kitleri yerli teknoloji firmalarına yaptırılabilirdi. SİHA teknolojisi dışa bağımlı da olsa, bir yere kadar geldi, ama ülke savunmasında kesinlikle yeterli değil, daha birçok yönden TSK’nın savunma gücünün geliştirilmesi bir mecburiyettir, hem de ölümcül bir mecburiyettir.
7. Neticede, siyasi, ekonomik ve askeri güç yönünden rakiplerine karşı giderek zayıflayan, üretimden koparak tüketime yönelen ve giderek daha fazla dışa bağımlı hale gelen, artık hiçbir yerden sıcak para bulamayan, bulsa da fahiş faizler ödemek zorunda kalan, siyasi yönden uluslar arası etkinliği nerdeyse sıfırlanan, kontrolsüz göç ile sosyo-kültürel ve ekonomik yapısı giderek daha fazla bozulan, terör belasından bir türlü kurtulamayan, son dönemlerde yeni içişleri bakanı tarafından başlatılan operasyonlarda ülkedeki terörist ve mafyatik faaliyetlerin boyutu gözler önüne serilen, idari yönden giderek daha da zayıflayan, her biri FETÖ gibi bir terör çetesi olmaya aday, hatta artık FETÖ’yü aratmayacak şekilde örgütlenen tarikatlar ve cemaatler tarafından parsellenen, sömürülen Türkiye hem içte hem de dışta giderek daha fazla sıkışıyor…Bu haliyle Doğu Akdeniz coğrafyası yeniden şekillenirken belirleyici bir aktör olma şansı da giderek azalıyor, hatta piyon olmaya doğru gidiyor…
8. Kısacası, dünya değişirken biz eski biz olmaya devam etmeye çalışıyoruz, bu da olmaz, olamaz, çünkü ortada zamanın ve doğanın gidişatına aykırı bir durum var…

Diğer Haberler

Başa dön tuşu