KıbrısManşet

Senaryo aynı, senaristler aynı, piyonlar aynı, kurbanlar aynı…

Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler ve Rumlar farklı din, dil ve etnik yapılarına rağmen aynı kültürü paylaşıyorlardı, benzer bir yaşam tarzı sürüyorlardı, öyle ki, iki taraf arasındaki farkı fark etmek gerçekten güçtü, ama etnik fark ön plana çıkarılarak, iki toplum birbirine sokuldu, kavga ettirildi, kanlı ve vahşet dolu bir süreçten sonra sonuç Kıbrıs’ın bölünmesi oldu, sorun hala çözümsüz duruyor…

Eski Yugoslavya’da Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar farklı din, dil ve etnik yapılarına rağmen aynı kültürü paylaşıyorlardı, benzer bir yaşam tarzı sürüyorlardı, öyle ki, iki taraf arasındaki farkı fark etmek gerçekten güçtü, etnik farklar ön plana çıkarılarak bu üç toplum birbirine sokuldu, kavga ettirildi, kanlı ve vahşet dolu bir süreçten sonra sonuç ülkenin bölünmesi oldu, Avrupa Birliği himayesinde sorun şimdilik bitmiş gibi…

Irak’ta Kürtler, Şiiler ve Sünniler en az üç bin yıldır aynı coğrafyayı paylaşıyorlardı, dil, din farkları pek yoktu, kökende hepsi müslümandı ama belirgin etnik farkları olmamasına rağmen mezhep farkları vardı, birbirlerine sokuldular, kan ve vahşet dolu bir süreçten sonra Irak bölündü, kuzey tarafı Amerikan uydusu bir Kürt devletçiğinin eline geçti, gerisi ne idüğü belirsiz bir idare altında darmadağın oldu, Saddam zamanında Türkiye’ye sürülen 1.5 milyon Kürtün büyük bir bölümü Türkiye’de kaldı, nüfusları 30 yılda en az beş kart arttı, bölgede Amerikan himayesindeki sorun hala sürüyor…

Suriye daha çok aynı kökenden gelen ve Arap kültürü ile yoğrulmuş toplulukların ülkesiydi, kuzeyi ise daha çok Kürtlerin yaşadığı bir coğrafya idi, şu anda kuzeyinde ne idüğü belirsiz silahlı gürühlar var, Ruslar ve Amerikalılar tarafından kontrol edilen bir bölgeler var, tam ortasında da Türkiye’nin kontrolünde bir bölge var, Suriye sorunu genel anlamda Türkiye de için tam bir bataklığa dönüşmüş durumda, Amerikan ve Rus himayesindeki sorun, ki bu ülke Ruslar için Ortadoğu’daki son kaledir, hala sürüyor…

Şimdi gelelim Türkiye’ye…

Türkiye’nin demografik yapısının büyük çoğunluğu Türklerden oluşuyordu, azınlık olarak da, özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde çoğunlukta olan Kürtler vardı, hala da varlar…

Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü Türkiye’deki demografik durum çok hızlı bir şekilde değişmekte ve diğer örneklere bakıldığında, neticesini tahmin etmek de hiç zor değil.

Türkiye’nin başına önce Ermeni Asala sorunu çıkarıldı ama bu katiller sürüsü Türkleri katledeyim derken Fransız vatandaşlarını da katledince, Avrupa’dan destekleri kesildi, hemen yerlerine PKK peydahlandırıldı, ASALA’nın artıkları da gidip PKK’ya katıldılar, önce “Türk sevdalısı” din kardeşlerimiz Filistinli katillerin, yani Filistin Kurtuluş Örgütü denen çapulcuların, ki son yüzyılda Ortadoğu’da öldürülen tüm Türk askerlerinin katlinde doğrudan rolü olan yeminli Türk düşmanıdırlar, kamplarında eğitildiler ve son 45 yıllık süreç içinde yaptıkları eylemlerle onbinlerce TSK mensubunun ve öğretmenler dahil, sivilin ve polisin katledilmesine sebep oldular…

Ancak nerdeyse yarım yüzyıldır süren ve ta 1950’den beri doğu Akdeniz bölgesinden doğrudan kendi hegemonyası altında küçük, etkisiz, uydu devletçikler oluşturmaya odaklanan Amerikan emperyalizmine hizmet eden bu bölücü hareket amacına ulaşamadı…

Ulaşamama sebebi, Atatürk önderliğinde dünyanın en güçlü emperyalist devletlerinin ordularını Anadolu’da yenilgiye uğratan ve tarihte hiç tatmadıkları bir yenilgi tattıran TSK ve Türk milletinin iradesiydi…

Amerikan emperyalizmi diğer ülkelerde uygulayıp başarılı olduğu taktiğin sonucunu Türkiye’de alamadı…

Taktik değiştirdiler, önce TSK’yı komplolarla çökertecek, halkı da din sömürüsüyle uyutacak bir örgütü iktidara getirdiler, adına AKP dediler, Bush döneminde bunları Beyaz Saray’da allayıp pulladılar, medya soytarılığıyla dünyaya pazarladılar, reklamlarını yaptılar, akıl hocaları ve kanaat önderleri olarak da Fetullah Gülen denen şaklabanı belirlediler…

Pek kimseler bilmez ama, Putin öncesinde Rusya’da iktidarda olan ayyaş ve sapıklıklarıyla ün salmış Boris Yeltsin’in ikinci seçimde tekrar kazanmasına yardımcı olacak taktiği ve uygulamasını yapanlar doğrudan CIA’nın görevlendirdiği üç “hükümet devirme, iktidara getirme” ustasıydı…

Anketlerde Yeltsin yüzde ikiyi geçemiyordu ve yenilgisi kesindi, ancak Yeltsin’in yardımına CIA yetişti ve uyguladıkları NAZİ propaganda yöntemiyle Yeltsin’in rakiplerini mahvettiler; rakiplerine sürekli saldır, öyle bir saldır ki sürekli yalanlar ve iftiralarla yıprat, sürekli aşağıla, nefes alıp kendisini savunmasına izin verme, kendi hatalarını ve yanlışlarını hep rakiplerine üzerine at, iftira makinesi gibi çalış, öyle iftiralar at ve hiç durmadan at ki, sonunda halk sana inansın, senin tek seçenek olduğuna bilinç altından ister istemez inansın…

İşte bu yöntem Rusya’da çok iyi tuttu, çamur makinesi taktikleriyle muhalefet karalandı, daha doğrusu etki altına alındı, gırtlağına kadar batağa batmış ve yüzde ikilerden daha ileri bir oy oranına sahip olmayan Yeltsin’i iktidara tekrar getirildi, ama Ruslar çabuk uyandı, Amerikalıların Rusya iktidarını üçüncü kez dizayn etmesine ve ipleri artık hepten ellerine almalarına izin vermediler ve Amerikancıları siyaset sahnesinden sildiler, soğuk savaş döneminden sonra yeni bir doğu-batı bloğu yarattılar, ama bu kez Amerikan emperyalizmine aynı kapitalist yöntemlerle karşılık verdiler, hala da vermeye devam ediyorlar, hatta yöntemlerinin Amerikan üst aklından daha başarılı olduğu da söylenebilir, öyle ki Ukrayna ile savaşa girdikten sonra bile Rus para birimi Rublenin değeri arttı, Rusya’nın kasası savaştan dolayı fire vereceğine artış gösterdi, enflasyon da savaş öncesi seviyenin altına bile düştü, akıllar savaşında küçük karıncalar fillerin ayakları altında ezilirken hem Rusya kasasını doldurdu, hem de savaştan nemalanan batılı silah ve enerji tüccarları kasalarını doldurdular, hala da dolduruyorlar…

Yeltsin’i iktidara getirme yöntemi aynen Türkiye’de de uygulandı ve AKP iktidarı yaratıldı, NAZİ karşı saldırı propaganda yöntemi de hiç bekletilmeden TSK’ya karşı uygulamaya sokuldu, AKP iktidara gelir gelmez AKP içindeki odakların özel operasyonlarıyla TSK’nın komplolarla ve iftiralarla yıpratılması ta 2016 yılına kadar sürdü, nihayette ne idüğü belirsiz, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan dandiklikte bir darbe girişimi oldu, ve bu darbe girişimi bahanesiyle TSK demokrasi ve devlet karşıtı bir kurum olarak gösterilerek TSK’ya son darbe de indirildi… Amerikan emperyalizminin çıkarlarına uygun olarak TSK’nın Ergenakon, Balyoz gibi entrikalarla Atatürkçü üst kademe yönetimi, başta  yargıya olmak üzere devletin her bir zerresine sızmış FETÖ kumpaslarıyla alaşağı edildikten, PKK teröristleri tanık, komutanlar sanık sandalyesine oturtulduktan sonra, 2016 çakma darbesinin arkasından TSK’nın devlet varlığındaki etki faktörü komple silinip süpürüldü…

Kısacası, 2016 çakma darbesi TSK’ya karşı kurulan kumpasların son darbesiydi ve sonrasında FETÖ kumpasına karışmamış olmasına rağmen gruplar halinde yüzlerce, hatta binlerce albay rütbesindeki subay, ki bunların hepsi Atatürkçü, laik subaylardı, emekliye sevkedildi, TSK komuta kademesi ve yapısı çok tehlikeli bir şekilde siyasal  hedefler doğrultusunda yeniden yapılandırılırken TSK’nın kurumsal belkemiği olan birçok kurum ve kuruluş da kapatıldı…

Bu süreçte, 15 Temmuz 2016 çakma darbesinin bir başka neticesi olarak, yıldırım hızıyla TSK’ya subay/astsubay personel yetiştiren ve TSK’nın tarihsel süreçte belkemiğini oluşturan Deniz Lisesi, Işıklar Askeri Hava Lisesi, kökenleri ta 1845 yılına dayanan efsanevi Kuleli Askeri Lisesi, Maltepe Askeri Lisesi, astsubay hazırlama okulları ve Harp Akademileri 31 Temmuz 2016’da kanun hükmünde bir kararname ile kapatıldı, tüm öğrencilerin bu okullarla ilişikleri kesildi, ve bunların alternatifi olarak Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı olan Milli Savunma Üniversitesi kuruldu.

TSK’ya karşı komplolar ve format değiştirme operasyonları devam ederken, son on yıl içinde İran’ın da yardımlarıyla ülkenin içine doğu tarafından milyonlarca silahlı ne idüğü belirsiz ama Afganlı, Pakistanlı girdi ve girmeye devam ediyor, güney tarafından ise akıl almaz bir Suriyeli akını baş gösterdi…Dahaları da var ama bu kontrolsüz göç sürecinde özellikle Afganlı ve Suriyeliler başı çektiler ve halen de çekiyorlar…

Küresel bazda insan kaçakçılığının yılda 150 milyar doların üzerinde bir rantı olduğu bir ortamda, son yıllarda dünyada en fazla kaçak göç alan ülke durumuna düşen Türkiye’nin içine son on yılda giren ve ülkenin her yanına dağılan kaçak göçmen sayısı kimi açık kaynaklara göre 13 milyon, kimi kaynaklara göre 15 milyon, ama sokaklardaki duruma baktığınızda rahatlıkla 20 milyonu bulduğunu veya üzerinde olduğunu görürsünüz…

Peki, özellikle Afganlar ve Suriyeliler neden başka ülkelere değil de, neden İran’a değil de, akın akın Türkiye’ye geldiler, getirildiler ve rahat rahat ülkeye girebildiler? İşte sorulması gereken esas soru budur…

Birinci sebep şudur, bugün Türkiye hariç, dünyadaki tüm ülkeler göçe kapılarını kapatmış ve çok sıkı bir göçmen ve nüfus politikası izliyorlar, hiç kimse ülke ve toplum kaynaklarını ne idüğü belirsiz ve vasıfsız şahıslar için kullanmak istemiyor, ülke ve toplum içine genelde potansiyel suç kaynağı olduğu sayısız örnekle sabit olan şahısları sokmak istemiyor.

Fransa gibi güvenliği üst düzeyde olan bir ülkede birkaç yıl önce polisin polisten kaçan genç bir Müslüman göçmene karşı uyguladığı şiddet dolayısıyla yaşanan göçmen ayaklanmalarında ülkenin birçok bölgesi yakılıp yıkılmış, neticesinde ise tüm Avrupa ülkeleri akıllarını başlarına toplamış ve kapıları kapatmış, sadece ve sadece nitelikli, liyakat, meslek sahibi göçmenlere kapılarını açık tutmuşlardı…

Kısacası, kontrolsüz, yasadışı göçmenlik artık tüm dünyada ülkelerin ve ulusların milli, manevi ve maddi değerlerine karşı çok büyük bir risk olarak görülüyor ve kabul ediliyor, sadece ve sadece risk oluşturmayan, aksine fırsat oluşturan, ülkenin ve toplumun ihtiyacı doğrultusunda nitelikli insan göçüne izin veriliyor, o da sınırlı sayıda…

İşte tam da bu noktada, Kürtlerin içindeki bir kliği kullanarak ve yapay olarak oluşturdukları etnik çatışmalarla Türkiye’yi bölemeyenler, hatta iktidara getirdikleri veya ortak ettikleri FETÖ ile de bu işi istedikleri gibi başaramayanlar, PKK ve FETÖ’ye ek olarak, ülke içinde hem Türk milleti aleyhine demografik yapıyı bozmak, hem de PKK ve FETÖ’ye ek olarak başka etnik terör grupları yaratmayı hedeflediler ve “din kardeşi” palavrası altında ülke içine doldurulan milyonlarca, üstelik de hemen tümü silahlı ne idüğü belirsizin içinden seçtiklerini de muhtemelen şu anda ilerisi için örgütlüyorladır…

Dahası, ucuz işgücü görünümündeki bu kontrolsüz, liyakatsiz, gittikleri ülkelere karşı hiçbir aidiyet duygusu taşımayan, sadece kabus gibi gittikleri her yere çöken, kokuşturan, kaynakları her türlü sömüren, akıl almaz suçlara karışan ve ülkedeki suç oranlarını ve şekillerini patlatan bu “sözde” göçmenler, ülkelerin sadece demografik yapısını değil, ekonomisini ve siyasal yapısını da her türlü çökertiyorlar veya olumsuz yönde etkiliyorlar ve Türkiye de şu anda bundan en fazla nasibini alan ülke konumunda…

Keza, KKTC de çok daha iyi bir durumda değil, sokaklar ne idüğü belirsizlerle kaynıyor, polis sınırlı gücüyle hergün sokaklardan birilerini topluyor…

Neticede, Türkiye son 10-15 yıldır tüm dünyada başıboş, vasıfsız göçmen trafiğinden en fazla etkilenen ülke durumuna düştü ve TSK’nın büyük bir kısmı Suriye ve Kuzey Irak bataklıklarına saplanmışken, İçişleri Bakanlığı’na bağlı polis örgütünün Bakan Yerlikaya döneminde ülkenin dört bir tarafında başlattığı operasyonlar aslında durumun ne kadar vahim olduğunu ve dünyanın pisliğinin Türkiye içine nasıl doluştuğunu da açık ve net olarak gösteriyor.

Birkaç yıl içinde, eskiden sadece Türk-Kürt nüfuslarından oluşan ve son 45 yıldır dıştan güdümlü, görünüşte tamamen yapay, Amerikan emperyalizminin icadı bir etnik sorun yüzünden gergin bir ortamda yaşayan Türkiye’nin içinde bu iki etnik topluma ek olarak, ülkenin içine din kardeşliği palavrasıyla doldurulan Afganlar ve Suriyeliler de doğurganlığı aşırı yüksek etnik kökenli toplumlar olarak eklenecekler ve ülkedeki Türk çoğunluk, azınlık durumuna düşürülecek, en azından Türk nüfusa karşı kesin bir alternatif yaratılacak…Kısacası, şu anda Türk kökenli nüfusa karşı Kürtlere ek olarak, Suriyeli ve Afgan alternatifleri de oluşturuluyor…

İşte bu noktada, birkaç yıl, en fazla on yıl sonra ülkede her türlü siyasi karışıklığın tavan yapması, siyasi kaosun yanında, farklı odaklara hizmet eden farklı terör örgütlerinin de devreye girmesi ve ülke bir iç savaş başlatılabilmesi için her türlü zemin hazırlanmaktadır.

Bir düşünün, birileri tetiğe basılma zamanının geldiğini hesapladığında, milyonlarca silahlı ne idüğü belirsizi Türk milletine karşı “cihada” çağırdıklarında ne yaparlar dersiniz, oturup da yerlerinde mi kalırlar, yoksa tıpkı Suriye’de olduğu gibi sokağa fırlayıp, ortalığı kan gölüne mi çevirirler!!!

Bu olayların başlaması için aman aman öyle büyük sebeplere de hiç ihtiyaç yoktur, Bosna-Hersek’te olduğu gibi ufak bir kıvılcım yeter de artar bile…

Diğer taraftan, artık miyadını iyice doldurmuş ve eninde sonunda gidici olduğu her halinden belli olan AKP iktidarı ülke içine kontrolsüz bir şekilde doldurulan bu aşırı doğurgan “din kardeşlerini” iktidarı kaybetmemek için “vatandaşlık” yoluyla bir can simidi olarak görebilir ama tescilli Türk düşmanlarından oluşan, yediği tabağa pislemekte zerre tereddüt göstermeyen bu “can simidi” ta en başından beri patlaktır, arızalıdır, kurtulmak için üzerine asılan eninde sonunda boğulmaya mahkumdur…

Bu gidişatta, topyekün boğulma da kesindir, bu gidişat yüzünden ülke her türlü parçalanacaktır, ülke darmadağın olacaktır, bu sadece bir zaman ve istenen ortamın olgunlaşması meselesidir…

Tek can simidi ve kurtuluş yolu, ta Malazgirt’ten beridir bin yıldır Anadolu’nun gerçek sahipleri olanların ve bunu bir kez daha emsalsiz bir Kurtuluş Savaşı ile kanıtlayanların anayurtlarına ve kimliklerine, her türlü milli, manevi, ve maddi değerlerine sahip çıkmalarıdır.

Dünyanın en güçlü ülkelerinin gücü üç temel faktör üzerinde kurulmuştur; 1)Güçlü ekonomi ve güçlü para birimi, 2)Güçlü ordu ve emniyet güçleri, ve 3)Gerek iktidarıyla gerekse muhalefetiyle milli değerlere sonuna kadar sahip çıkan iradeli siyaset…

Bu üç değerin eşgüdüm içinde güçlü olmadığı ve işbirliği içinde yürümediği bir noktada, ülke ve toplum her türlü işgale, sömürüye, teröre ve anarşiye, demografik yozlaşmaya açıktır demektir.

Bu bakımdan, Türkiye için iş işten geçmek üzeredir, hatta şu anda bile çok geç kalınmıştır, ülke ve toplum görünüşte silahsızmış gibi görünen ama gerçekte hasır altı edilmiş silahlı bir işgalle karşı karşıyadır, öyle ki tamamen ithal olarak dıştan gelen kanser ve kangren ülkeyi ve toplumu baştan aşağıya sarmıştır, eğer biraz daha beklenirse, çare gökten zembille inmeyecek, ama felaket başımıza dev bir meteor gibi düşecektir, ülke tıpkı Fransa’daki gibi tam bir yangın yerine dönecektir, bugün silahsız gibi görünen işgal yarın silahlı bir terör ve anarşi ortamına doğrudan yol açacaktır, sessiz ve derinden ilerleyen yıkım gün yüzüne çıkacaktır…

İşte o andan sonra da iş işten geçmiş olacak ve kabus son haddine gelecektir…

Son 40 yıldır çevremizde yaşananların senaryosu hep aynı senaryonun sonucudur ve bunlardan ders almıyorsak, layığımızı bulacağız demektir…

Diğer Haberler

Başa dön tuşu